ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Ağacım Meyve Verdi Toprağımda Başak Var

I.

bir yorgun ağaç, sonbaharında
sararan yapraklarıyla
dalları kurumaya yakın
külrengi bulutların altında
bakır gökyüzüne çevirmiş yüzünü
intizarın çeşmesinden beslenen
ve malihulyaların
kaderinde çizgileri görünen
tükenmeye yüz tutmuş özsuyuyla
bir solgun ağaç
çağın sonbaharında

işte bu benim ağacım, bu benim
anlamaya çalışın
güneş, ay ve bazen yağmurlar
emin olun benim şahidim
onlar bilirler beni elbet
rüzgar da anlar beni bilin ki,
beni anlar nurdan ışık kapmış dalgalar
fakat siz
bu kadar konuşmazdınız eğer görseydiniz
gecenin örttüklerini
ve yaktığını gündüzün
bilseydiniz…
bilseydiniz neden geri gelmiyor giden
ağlardınız daha çok
gülmezdiniz
anlamaya çalışın beni lütfen


II.

bir kuru toprak ne kızıl ne beyaz
çölün fırtınası yüzünü yalayan…
sıcak olmasına sıcak ana gibi
fakat kuru
deniz bilmez, nehir tanımaz
mert ve engin bir kucağın sahibi
hayalinde okyanusa ulaşmak
çünkü biraz uzaktan tanır yağmuru
çölden emzirilen sarı ummandan
yeşili bilmez maviye kanamaz
bir rüzgar gibi geçer, kulaktan giren
ardında kalan
aslolan özlemdir çıplak ve duru,
hakikat hendeği aşmak
üstü bulanık kaygılar damar damar yayılan
zamana dibi doymaz…

bu benim toprağım, benim ocağım
lütfen anlamaya çalışın
ne beklesin sırasında bir bulut
bir çöl dikeninden, kara çalıdan
suya hasret toprağım
ne var kargaların şahı anladı
ve anladı heves, anladı umut
ne var ki anlamaz yine de yalan
ben hasret idim yaprağa herkes bilmeli
lütfen beni anlamaya çalışın
meyveye hasret idim
bir sırça sarayın kenarında saçağım,
dedim artık gidilmeli,
kaygılar gönlümden dağılın


III.

ey alim anlat sana öğretilenleri
nasıl neden nerede…
anlat bildiğini at şu yükünü
anlat varı, yoğu ve Vareden ‘i
bilsinler bir doğuştur yeniden
yeni bir nefes her bâride
var olmanın ateşidir suyudur
kor içinde bekleyen çeliğe
anlat sabır neymiş tahammül nedir
ey alim işte bu karinedir
de ki işte sabır her gönlün aşı
hakikat budur
açacak goncanın şafak nöbeti
arının çiçeğe konacak gücü
de ki işte sabır
“her işin başı”

ey şair anlat taşanı yüreğinden
zincire vurulamayan sevinçleri
anlat ki coşkusu
sığmaz bir yere
çılgınlık daha kolay daha sessiz
bu kopup gelen fırtına
bir deli sestir ki haykıran derinden
anlat mucizeleri
ayaz soğuğunda yuva gözleyen kuşu
anlat varsınlar farkına
engel tanımaz sellerin
bir toprak fedakarlığıyla
huzuru kalkan yapmış derelere koşmasının
varsınlar farkına
sen ise
asla aldırma
özlemle yoğrulmuş uzak ekinden
zamanın mekanın ve yıldızların
akmasına
ey şair haykır rahmetini sonsuz kudretin
gözyaşınla yıka kalbini
aldırma kimsenin bakmasına
bu ağaç dalında hayatın duruşu
anlık bakışı gibi utangaç kızların
fanusta bir kandildir eğilir yere
kaybolsa da izleri
de ki hayattan bahsetmek için sabır gerek
arif diye tanıt şakirtlerine
bıkmayan yılmayan kardelenleri


IV.

her şey oturur denklemine
ve durulur sular
bir taraftan çocuklar gibi beklentili
var mıdır yok mudur hiç dert etmeden
başaklar boy verir toprak kendi renginde
yorgunluğu atar ağaç üzerinden
huzur isteyen ihtiyarlar
bir goncaya bakar gibi geçmişi
özenle ve kıyamadan tutarlar

her şey yerli yerinde
güneşin yaktığı ufuklar daha berrak
öyle olmalı görünmese de
bilinmese de
aşikar oldu kuraklıklar dert değil
yeşertilir tüm çöller ağlayarak
anladım ki şükrün tam zamanıdır 
tüm sıcaklığına rağmen heyecanın
bulutlara yükselir salıncaklar
kaynayan kana rağmen
sükunet olmalıdır
yine de sanırım her şey açık
her şey sade
inine çekiliverir med cezirler
daha basit artık her ne varsa karışık
daha güzel ne varsa canlı cansız
her şey asude
herkes aşık
yeterince açığa vuruyor gelincikler
ki her an şükretmek zamanıdır

1 Mart 2014 Cumartesi

Dağ

eteği başka halka, başka halkadır başı,
belli ki kendisine süs yapmıştır gümüşten.
koynunda toprak, çiçek, taş ve su arkadaşı;
heybeti sanki çıkmış masaldan veya düşten.

altında ince yollar bitmez tükenmez umut,
omzunda nefes alır gelen bilge fırtına...
ellerinde aldırmaz bir kelebek gibi mut;
dolaşır aklı gökte, özgürce, kana kana.

fakat o bile ürker insanın gizeminden,
med cezir gibi aysar gözlerinden kızların.
kim suyla deler taşı, sade su verip tenden
ve ışığını başka kim çeker yıldızların? ..

8 Haziran 2013 Cumartesi

Tutku

ben saf bir çocuktum sen peri kızı
düşümde öperdin gelip her gece
akardı ardından kuzey yıldızı
kelime kelime ve hece hece

dünyam bir kubbeydi gökkuşağında
yalnız ben görürdüm tüm haleleri
yüreğim seninle ışık bağında
koştururdu bir ileri bir geri

ve tüm bulutları sunardım sana
söz ver derdim tekrar gelesin diye
baktıkça her defa dönüp arkana
özlemin kalırdı bana hediye

ben saf bir çocuktum mutlu ve aşık
sen bana verilmiş son oyuncaktın
büyüsem mi bilmem aklım karışık
bahçeme koca bir soru bıraktın

28 Mayıs 2013 Salı

Sen Gittiğinde Henüz Güneşim Doğmamıştı


Üstad Necip Fâzıl 'ın hatırasına

sen bu iklimlerden gittiğinde ben
şafak ışıklarını görüyordum henüz yeni
bir gözüm açıktı
belki gönlüm açık
fakat meşin bir kafam vardı işte bildirdiklerinden
kırkbinlerden biri gibiydim yani
ve saatleri öldürüyordum izbelerde
ciğerlerimi katlediyordum/ikinci yüzüne yaklaşmıştım şu koca kentin
bir gözüm açıktı
seni duyuyor seni tanıyordum
başımı kaldırdığım oluyordu ara sıra
ışığa tutunduğum oluyordu
sonra
şehrin köhne sokaklarına dönüyordum
çalınmış şehrimin sokaklarına
kara yürekli adamların avcundaki sokaklar/
ardına düşmüştüm maskeli bir batı kızının
iblis ülkelerinde koşuyordum kör/topal
ışığına emekliyordum şafağın arasıra
yani sen gittiğinde henüz
maça kızının peşinde geziyordum

sen bu iklimlerden gittiğinde ben henüz
yeniden doğuyordum
daha gülmemiştim saçımın akı da bilir
taşıyanlardan biri olamamıştım seni
yolculayanlardan olmamıştım
dua ediyordum yine de bir elim açık
akşamlarda ışığa sarılmak istiyordum
/öz vatanında parya bilmiştim kendimi senin gibi
fakat sefil aklım sürülmüştü neonların arkasına
sonra sesini duyar gibi hayal meyal
çalınmış ülkeme ağlıyordum
gözyaşına doyamamış ülkeme
ve seviyordum su seslerini, kuş seslerini
ezan sesini seviyordum/
sahta güzelliğini öğrenmiştim ya batı kızının
sahte nazını artık biliyordum
fakat sen gittiğinde
düş kentimde güneş doğmamıştı henüz
şafak söküyordu henüz ben doğmamıştım
iblis sihirlerin gölgesindeydim bir gözüm açık
batı kızının işvesi bırakmıyordu, sarıyordu
esirdim, şaşkındım, yani gelemiyordum
bekliyordum
sen gittiğinde henüz kuytularda
maça kızının ölmesini bekliyordum

(1994), Dağlarda Yer Yok 'tan

22 Aralık 2012 Cumartesi

Emek

Bâkire düşüncelerin, ümitli bakışların sürmesini istiyorum!
Işık gibi sihirli o terin alınlardan akması değerli değil midir? Hayretle seyretmekten başka ne gelir elimden?
Şaşırmıyorum.
Çığlıkları hissetmeyi beklediğim bir zamanda bu kadar güzelliğin arasındayım. İnsan olarak şikayetçi olamam. Alevden aleve dönen sesin hareketinde hiç yanılmaması, ilâhi kudretin, kâinatta bir toz zerresi kadar değerli olmayan gölgelere ihsanı değil de nedir?
Beklemeden soruyorum...
Ömür, tercihsiz sorulara hazır mıdır?
O halde!
Birini suçlayabilmenin ekşiliğini, getirebileceği acıya tatmamalıyım. Hele dalgaların hesabı dururken...
Hiç!
Hayat, dudaklar arasında geçtikçe, tırmanılan eski merdivenleri ve yakalanmayan gemileri hatırlıyorum.
Geç kalmak da var!