23 Aralık 2012 Pazar

İkiye bölünmüş bir parçayım ben


Hem yumuşak,-
hem keskin,
hem kararlıyım ben,
ikiye bölünmüş
Bir parçayım ben.
Burada ölümü de

ikiye bölüyorlar,
nasıl bitecek ki
bu bela nasıl?
Benim dilimi de
ikiye bölüyorlar,
"Farsça yaz", "Rusça yaz"
"anlasın" insan!
Budur, derdimizi
anlayana bak,
Bizi anlamamaktan
sen koru, Allah!
Adalet diliyorum,
Esaret geliyor.
-Nedir istediğin?
-Söz hürriyeti,
Herkese gerektir
öz hürrüyeti.
-Biz sana vermişiz
göz hürriyeti
Ömür boyunca
yere de, göğede
bak doyuncaya dek.
Kim diyor uzakta
göz hürriyeti.
Sınır telleri ki
zincirden beter.
Kan sızıp işliyor
iliğe kadar.
Ne büyük dehşettir
cevap ver dünya,
Köle doğmadan da
köle mi olacaksın?
Hem yumuşak,
hem keskin,
hem kararlıyım ben,
İkiye bölünmüş
Bir parçayım ben.
Bu derdim, bu gamım
sinemde dağdır,
Nasıl ana parçam
kavuşacaktır.

Nebi Hazri (1924-2007)
Azerice 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
1990 'da Tanıtım 'da yayınlanmıştır

Siyah Kadın

Çıplak kadın, siyah kadın
Hayat olan rengine bürünmüşsün, güzellik olan şekline giydirilmiş.
Senin gölgende büyüdüm ben, ellerinin şirinliği bağladı gözlerimi

Ve işte yazın ve gün ortasının kalbinde,
Keşfediyorum seni vaat edilmiş toprak,
Yanık ve yüksek bir yakanın tepesinden.
Ve bir kartalın çabukluğu gibi, güzelliğin çarpar yüreğime

Çıplak kadın, esmer kadın
Sağlam ette olgun meyve, koyu coşkusu siyah şarabın
Ağzımı şair yapan ağız
Saf ufukların bozkırı, Batı rüzgarının tutkulu öpüşleri altında titreyen
savan
Oyulmuş tamtam, galibin parmakları arasında yakınan gergin tamtam
Ciddi ve ağır sesin senin
kutsal şarkısıdır sevgilinin

Siyah kadın, esmer kadın
Yararsız rüzgarların kırıştırmadığı yağ, atletin böğründeki durgun yağ,
Mali prensesinin böğründeki,
Kutsal bir bağla bağlı ceylan,
yıldız gibidir inciler cildinin gecesinde
Kendini sulayan tenini kemirir ruh oyunlarının hazzı ve yankısı altının
Tez geçer saçlarının gölgesinde,
çabucak geçer kederim gözlerinin en yakın güneşlerinde.

Çıplak kadın, siyah kadın
Şarkısını söylüyorum fani güzelliğinin, sonsuzlukta sabitlediğim şeklinin
Kıskanç bir yazgı küle dönüştürmeden, hayatın köklerini beslemek için.

Léopold Sédar Senghor (1906-2001)
Fransızca 'dan Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
2003 'de dergibi.com 'da yayınlanmıştır 

Bir patika bulduk

Bir insan gibi, kapalı günde,
güneşi unutan,-
ancak o parlar ve aydınlatır durmadan,-
böylece unutulabilir kederli günde seninki,
tekrar ve tekrar
sarsılmış, evet hayran kalmış hissetmek için,
bitmez tükenmez gibi her zaman
senin güneş ruhunun aydınlattığını
daima ve daima
biz karanlık
biz uzun yol gezginlerini.


Christian Morgenstern (1871-1914)
Almanca 'dan Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
Eylül 2004 'de Anafilya 'da yayınlanmıştır

Hatırla

Özgürlük nihayet
Ülkeyi dolaştığında
Mezarımı ziyaret etmeyi unutma
Ki tanıdık yollarda yürümek
Kırılmış zincirleri görmek
Önyargının yıkıldığını
Unutulmuş ziyanları
Bağışlanmış acıları
Görmek için
Kalkabilirim belki ayağa

Ve gözlerim tam olarak gördüğünde
Tüm bunları
Dolduğunda bu görünüşlerle
Korkudan kaçma benden
Ufalanıp toz olursam eğer yeniden

Uzun süre beklenen bir rüyanın
Beni huzura davet eden
Mutluluğu olacaktır o sadece
Ülkeyi en sonunda
Özgürlük dolaştığında işte


Don Mattera (1935 - )
İngilizce 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
2004 yılında dergibi.com 'da yayınlanmıştır

Afro-Amerikan Yazıt

Çoktandır
Öylesine uzak ki bize
Afrika.
Hatıraları bile yaşamıyor artık
Tarih kitaplarının resmettiklerinden
Ve kanımıza karışan
Kanımızdan taşan şarkılardan başka
Şarkılar
Zenci diline yabancı
Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.
Çoktandır
Öylesine uzak ki bize
Afrika.

Sönmüş ve yitmişse de
Sesi tamtamların
Yine de söyleniyor
Atalarımın toprağının şarkısı
Irkımın sisli bilinmezlikleri arasından
Benim bilemediğim
Yerini bulmayan acılı özleyişler.
Çoktandır
Öylesine uzak ki bize
Esmer yüzü Afrika'nın.


Langston Hughes (1902-1967)
İngilizce 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
Temmuz 2003 'de dergibi.com 'da yayınlanmıştır

22 Aralık 2012 Cumartesi

Onlar

Anlayamadım...
Kulaklarımda çınlayan hıçkırıkların, kafatasımda eriyen çığlıkların gizli bir öpüşle ağrıması neden olabilirdi belki.
Ruhuma hiç kalkan bulamamamın sebebi de aynıdır.
Mutluluğumdaki üzüntünün bir hüzün meyvesi gibi unutulması ise daha belirgin bir deneye benziyor.
Mevsimlerin sessiz kavgası bu sükûta işaret olmalı. Gölgelerde saklanan korkular başka türlü iklimlerin suçsuzluğunu gösteremez ki...
Anlayamadım bu yüzden.
Ve ağlayamadım.
Hayat iksirinden yoksun, imanın tadından mahrum olanların akıldan eksik olmadıklarını iddia etmelerini bir türlü anlayamadım.

Fark edemez ki onlar.
Gökler ve denizler arasında savrulan nefeslerin zerâfetini kaybetmesini bilemezler.
Onlar, titreyen bakışların taşları erittiğini hiç kavramadılar ki. Bu sızıyı ne gülümseyen saatlerin ne de değişen kitapların dindireceğini fark edemezler.

Bu yüzden...
Anlayamadım, bin ateşi söndüren ilaçtan mahrum edilmek istemelerini.
Belki de onları tedavi edecek gün kalmadı. Onlar için ötecek bir bülbül bile yok artık. Ebedî kayıplar listesine alınmak tek gayeleri olduğundan... Her şey o yüzden.

Korkularını onlara bırakmalıyım. O korkular ki onları çok severler. Izdıraplarına kurban kalmadığı için kaybettikleri korkuları.
Hayatlarının dipsiz kuyularında bulutlara karışmaları da, o yüzden değil mi zaten? Kendilerini güllerden ve bahçelerden ayırdıktan sonradır yollarının ateşten dağlara çıkması. Başka yer de yok ki; kendilerini sürgün ettiklerinden beri kuşlar saklamaz onları nasıl olsa.
Faydasızdır artık.
Vefasızlara, işkence edilmiş rüzgârın ya da kaybolmuş sevgililerin bir yararı olmaz. Hep beraber ruhlarımızın verdiği sözde durmayanlara neyin faydası olabilir?

Anlayamadım onları.
Ruhlarını göklerde ve denizlerde gezdirmek yerine bataklıklara sokmak istemelerini hiç bir zaman anlayamadım. İntiharın bu kadar korkuncu nasıl olur?
Faydasızdır her şey...
Ne ormanlar, ne nehirler.
Hiç bir şey kurtaramaz onları bu saatten sonra!

Yakın bir zamanda öleceğim

Gözlerimin içine bakmanıza gerek yok. Garip garip süzmenize gerek yok beni. Deli diyebilmek için bahane bulma zahmetine katlanmayın lütfen. Söyleyin... söyleyin gitsin.
Kiminiz belki bana acıyacaktır. Evimin, arabamın, arsalarımın olmayışına üzülecektir. Bu yaşta hâlâ zengin olmayışıma inanamayacaktır kiminiz. Bazılarınız ise, yarınımdan endişe duyacaktır eminim.
Ama ne yapayım...
Ben hoşlanmayı öğrenmedim paradan puldan, maldan mülkten. Bunları toplamasını öğrenmedim.
Su seslerini dinlemek isterim hep oldum olası. Kuşları sevmeyi isterim hep nedense...
Ve okumayı. Saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca... Hani, sorumluğunu yüklendiğim insanlar olmasa belki ömür boyu okurdum diyorum. Bir dilim ekmek, bir bardak su bulduktan sonra...
Saf zannetmeyin beni.
Ben de biliyorum az çok parasız olmayacağını. Elektronik çağını, atom çağını, uzay çağını ve nihayet bilgi çağını ben de tanıyorum.
Hiroşima `da yüz binlerin katledildiği atom çağını iyi bilirim kitaplardan, filmlerden, sizlerden. Kimi fikirlerin varlığına bile tahammül edilemeyen uzay çağını da tanırım sonra. Televizyonlarla uyutulan, gazetelerle aldatılan, haberlerden habersiz insanların yaşadığı bilgi çağını tanıyacak kadar da çağdaşım aynı zamanda.
Yine de...
Böyle süper çağlarda parası olmayan adam olur mu diyeceksiniz, biliyorum. Hele hele diploması olup da parası olmayan adam olur mu? Geleceğe nasıl bakılacak ki para olmadan diyeceksiniz.
Kuş seslerini dinlemek bana haz veriyor işte yine de. İsterseniz romantizmin çağdışı kalmış son hayalcisi diyebilirsiniz bana. Ama deli demek için bahane aramayın lütfen.
Yarına parasız da bakılacağına inanmışım.
Kiminiz diploması var diyeceksiniz, biliyorum. Diploması var, parası yok zavallının...
Diplomayla paranın birbirinden bağımsız olduğuna inanmak istemişimdir hep. Daha doğrusu, diplomayla paranın birbirinden bağımsız olması gerektiğine inanmışım.
Ya da adam olmak istemiyorum sizin gibi. İnsan olmak yeterli görünüyor bana. Ve okumak... Okuyarak yakın bir zamanda gideceğim ebedî âleme hazırlanmak yeterli görünüyor.
Belki adam olmakla ölümden kurtulanamayacağını bildiğim için böyleyim. Belki sevdiğim için.
İşin ucunda ölüm var sonuçta diye düşünmeden edemiyorum. Ve ötesi...Parası olan da ölecek, olmayan da. Üstelik çok yakın bir zamanda ölecek herkes. Bu süre, ister yarına kadar olsun, ister yüz yıl sonrasına. Yüz yıl dediğiniz ne ki?...
Paranın, ölümü erteleme gücü de yok sonra. Bu böyledir işte dünya yaratıldığından beri. Ne insanlar mezarlarına para götürebilecek, ne de şu kadar parası vardı diye yazacak mezar taşlarında.
Adam olmak istemiyorum belki sizin gibi. Milyonlarca lira içinde birkaç lirayı muhtaca vereceğim diye ter dökmek istemiyorum. Cebimdeki üç beş liranın yarısını vermek daha kolay geliyor. Fazla paranızdan kurtulmanızı size de tavsiye ederim.
Hayır... Bana kızmayın lütfen. İyilikten anlamayan biri gibi görmeyin beni. Yarınımı da benden fazla düşünmeyin.
Paranın gerekliliğini ben de biliyorum. Fakat niye yalan söyleyeyim, sizin kadar zaman bulamıyorum parayı, diplomayı, evi, arabayı, arsayı düşünmek için. Bosna `da, Keşmir `de, Filistin `de, Azerbaycan `da, Çeçenistan `da, Türkiye `de ölenleri düşünmekten vakit bulamıyorum bir türlü...
Hem sonra boş ver diyorum kendi kendime.
Ölüm yarından daha gerçek. Ve ölüme hazır olmak, yarına hazır olmaktan daha çok işe yarar. Ne de olsa, yakın bir zamanda öleceğim. Sizin gibi...

Emek

Bâkire düşüncelerin, ümitli bakışların sürmesini istiyorum!
Işık gibi sihirli o terin alınlardan akması değerli değil midir? Hayretle seyretmekten başka ne gelir elimden?
Şaşırmıyorum.
Çığlıkları hissetmeyi beklediğim bir zamanda bu kadar güzelliğin arasındayım. İnsan olarak şikayetçi olamam. Alevden aleve dönen sesin hareketinde hiç yanılmaması, ilâhi kudretin, kâinatta bir toz zerresi kadar değerli olmayan gölgelere ihsanı değil de nedir?
Beklemeden soruyorum...
Ömür, tercihsiz sorulara hazır mıdır?
O halde!
Birini suçlayabilmenin ekşiliğini, getirebileceği acıya tatmamalıyım. Hele dalgaların hesabı dururken...
Hiç!
Hayat, dudaklar arasında geçtikçe, tırmanılan eski merdivenleri ve yakalanmayan gemileri hatırlıyorum.
Geç kalmak da var!

3 Aralık 2012 Pazartesi

Poems of the Night 2.Baskı amazon.com 'da

 
 
Ahmet Yalçınkaya 'nın "Poems of the Night" şiir antolojisinin 2.baskısı amazon.com 'da.
İngilizce şiir okuyup modern Amerikan, İngiliz ve Avustralya şiirlerinden örnek görmek isteyenler http://www.amazon.com/Poems-The-Night-Ahmet-Yalcinkaya/dp/1440416273 adresini ziyaret edebilirler.
2nd edition of Ahmet Yalcinkaya 's anthology "Poems of the Night" now at amazon.com. Who reads English poems and wants to see samples of modern American, English and Australian poetry can visit the address http://www.amazon.com/Poems-The-Night-Ahmet-Yalcinkaya/dp/1440416273 .
A. Edip Yazar

30 Kasım 2012 Cuma

Bild eines weinenden Kindes: Bosnien

Ich schwöre deiner Tränen, daß
Dein Zorn ein Sintflut wird fließend über deine Wangen
Die Hände des Schweigens werden uns erwürgen
Es wird kein Berg mehr bleiben worauf wir steigen können.
Ich schwöre deiner Tränen das.

Auch uns wird noch dein Herz verbrennen.
Dein Atem, der den Morgen nicht erlebte, wird unser Nacht.
Es wird keinen Mond mehr geben und auch keine Sterne,
Wenn wir noch so leben von deinen Hoffnungen flüchtig.
Auch uns wird noch dein Herz verbrennen.

Soweit die Sonnen sterben werden wir sterben, werden erfrieren.
Die Schakale werden heulen auf den Bergen unseres Herzens.
Welche wir verließen geplündert zu werden
Unsere Adern werden nicht mehr zu unseren Herzen fließen;
Soweit die Sonnen sterben, werden wir sterben, werden erfrieren

Laß deine Tränen tropfen über uns,
Damit unseres Herzens Erde wieder ergrünt,
Laß tropfen, damit seine Sprößlinge auferstehen,
Ehe der Wind unsere Wüsten weggenommen hat.
Laß deine Tränen tropfen über uns.

Ich schwöre deiner Tränen, daß
Du lachen wirst oder wir werden zugrunde gehen
Unsere Seelen werden schlecht riechen, du wirst es nicht sehen
Oder in Feuerflüssen werden wir wohl schwimmen
Ich schwöre deiner Tränen das.

Hicabi Kırlangıç
Übersetzt: aus dem Türkischen: Ahmet Yalçınkaya

13 Kasım 2012 Salı

Sana Bu Közü Kalbime Atma Demiştim

sana bu yollarda bekleme demiştim
canevimi yakarsın.
bir hastalık zuhur eder vakitsiz
alır götürür beni…
ateşin dolaşır da sonra damarlarımda
içime ılık sular gibi akarsın
ve bir yangın tâkip eder izini;
her yanımı alevler sarar
başucumda küllerime bakarsın.
ne gözyaşın yetişir yardımıma
ne yüreğini dolduran engin deniz.

sana bu yolları gözleme demiştim
canevinden yanarsın.
içine hayaller düşer,
saatler girer düşüncene…
gelmez deme bilinmez bir gün gelir
yolların boş olduğunu görürsün
içine korkular düşer,
güzel demezsin böylece istesen de
güzel demezsin yeşile, maviye, pembeye
ve geçmiş sabahları anarsın.
gecelerle sırdaş olan gözlerin
hâtıralarına taşınır artık sessizce,
kim bilecek sen mi üzgünsün, ama sen bilirsin
kim bilecek…yoksa zaman mı üzgün
belki sise karışıp giden yıllara kanarsın.

Düş Anları

Şu ayna
Ki adamlardan bir şeffaflık oluşturuyor,
Kim tutuyor o aynayı
Ve böyle çıplak göğüslü görüntümüzü seninle benim,
Seyre davet ediyor?

Şu ayna
Ki sihri bir mızrak gibi içe işleyen,
Kim kaldırıyor o aynayı
Ve başlayana kadar biz
Aklımızı aksettiriyor tekrar bize, ve kalbimizi?

Şu ayna
İyi çalışıyor sızının bu gece saatlerinde;
Neden o aynada
Tutulmuşken bir kere kendimizi hiç görmediğimiz
Renk izleri vardır verilen
Dünya uyanıkken görmediğimiz?

Şu ayna
Her faniyi sınayabilir farkında değilken;
Evet, o tuhaf ayna işte
Yakalayabilir bu son düşünceleri,
Tüm hayat kokuşmuş veya oldukça iyi,
Cam gibi yaparak onu – nerede?

Thomas Hardy (1840-1928)
İngilizce 'den Çeviri:  Ahmet Yalçınkaya

Unpublished Writings - 4 / Is it the truth?

There is a trend of naming the events of 1915 a “genocide”, blaming the Ottomans of a genocidal policy against the Armenians living within the empire. Without any evidence of it, accepting everything what the Armenians claim, which is actually a shared British-French claim, became a habit especially in media and politics.

In an article of Gamal Nkrumah (Remaking history, Al-Ahram Weekly, 14-20 May 2009), opinions of Armenian diplomats are reflected with some comments. When some opinions are given as if they were real facts, opposite arguments should also accompany at the same level, but not just pass of in saying that those opinions are denied . Otherwise, truth cannot be known.

If the Ottoman Empire had applied genocidal policy to Armenians, they could not have survived. There are a lot of examples in history, e.g. the Indians of especially South America and may be of North America. Is there any nation which disappeared while being subject to the Ottoman Empire?

The case is simple. The British Empire spread all the lies even before World War I to speed up the collapse of the Ottoman Empire. When Armenians started to kill Turks in Eastern Anatolia, backed up especially by Britain and France, the empire forced them to migrate after a law enacted as a result of war conditions. Not only Ottomans, many other countries enacted such laws. Defining a tragedy as “genocide” needs some evidence as proof.

History proves the opposite. All staff thought to be responsible for the deaths during migration were punished by the empire, many of them sentenced to death. All the lists of migrated and returned Armenians were kept, which can be found in the US archives. Anyone familiar with the issue would notice that Armenians refuse all Turkish offers of doing research in the archives. Who can be afraid of archives other than who is afraid of the truth?

I still hope that one day, sensible Armenians will see that nothing based on lies can bring happiness, and will together with Turks, remember the victims of the tragedies during the war, both Turks and Armenians.

For Al-Ahram Weekly, May 20th, 2009

19 Ekim 2012 Cuma

Makas

Zekanı keskinleştir –
Her iki yarısını –
Kesmek için
Kapatmadan makası

Yünün altından
Postu derin makasla
Bacağını çektiğin
Koyunu çıkar ortaya

Samuel Menashe (1925 - )
İngilizce 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya

Makasın Keşfi

Ve yine
duruyordu bıçağın
bıçağımın üzerinde,

keskinliklerini
denedik
ten tene,

kesiştirdik
onları
en son defa gene,

keskin değil yeterince,
bizi bağlayan
neyse onu kesmeye.

Peter Horst Neumann (1936 - )
Almanca 'dan Çeviri: Ahmet Yalçınkaya

Yayınlanmamış Yazılar - 1 / Dikkat! Provokasyon kapıda olabilir

Ülkemizde sık seyrettiğimiz bir film var. Ne zaman halkın lehine bir kanun, kararname, genelge veya basit bir karar çıkacak olsa, hemen laiklik elden gidiyor, dolayısıyla da rejim tehlikeye düşüyor. Nedense 58 yıldır laikliğin elden gitmesine rağmen genelde dindar insanlara yapılan baskı bitmiyor.

Laiklik elden gidiyor fakat başörtülü öğrencilerin haklarının gaspına devam ediliyor.

Laiklik elden gidiyor fakat dini hassasiyeti olan, ibadetinde titizlik gösteren insanlar, özellikle de devletin kurumlarında görev yapan insanlar baskı görmeye devam ediyor.

Laiklik elden gidiyor fakat güzide ordumuzda görev yapan bir çok askerimiz çeşitli disiplinsizlik (!) iddialarıyla ordudan uzaklaştırılıyor.

Mecliste, geçenlerde, milli mutabakatın sağlandığını söyleyebileceğimiz bir çoğunlukla alınan kararla başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasını sağlayacak anayasa değişikliği öngörülmekte. Tartışılabilecek yanları olabilir, ancak Cumhurbaşkanı onayladıktan sonra resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmiş olan bu karar halkımızın lehine olduğu gibi 40 yıldır süregelen bir sorunun çözümü için de fırsat niteliğinde. Hiçbir olumsuz yanı yok. Ne var ki bunu bazı aklıevvellere anlatmak o kadar kolay değil. Zor da olsa niyeti iyi olana bir şeyler anlatabilmek er veya geç mümkündür diye halen ümitliyiz..

Herkesin niyeti iyi midir? Bu soruya evet cevabı vermek isterdim. Devam eden tartışmalar ve ne yazık ki belirli periyotlarla tekrar tekrar seyrettiğimiz film bu cevabı vermemize engel olmakta.

Halkın %75 ‘inden fazlasının desteklediği, aynı oranda bir çoğunlukla meclisten geçen bir kararın daha oylanmadan bazı insanların sokaklara dökülmesine, bazı politikacı ve sözde bilim adamlarının hadlerini aşmalarına, hukuktan ve mantıktan uzaklaşmalarına, bazı gazeteci ve sözde aydının işi halka ve hakka hakarete kadar vardırmasına neden olmasının arkasında ne vardır? Yanlış olan nedir? Yasağın devam etmesi mi doğrudur?

İnancın gereği ve halkın isteği elbette yanlış değildir. Yanlış başka yerdedir, ancak bunu bilmek kolay da anlatmak kolay değildir. En önemlisi, şu anda kanunlaşmış olan söz konusu değişikliğin ne tür yeni tartışmaları beraberinde getireceği ve yasağı savunanların küstahlık seviyesinin ne olacağı merak edilmektedir.

Cevap ararken Malezya, İran veya Pakistan ‘dan örnek vermeyeceğim. Sokaklarda başörtüsüne karşı gösteri yapanların ya da cüppeleriyle yürüyüş yapanların Malezya ‘nın gelişmişlik seviyesini, Pakistan ‘ın tüm fakirliğine rağmen bir nükleer güç olduğunu, İran ‘ın tüm dünyanın ambargosuna ve kısıtlı manevra imkanına rağmen kendi ayakları üzerinde duran bir devlet olduğunu anlamalarını da beklemiyorum.

Sadece dışarıda yaşayan insanların bu konuda ne kadar hayretler içinde olduklarına değineceğim. Son ziyaretimde Almanya ve Belçika ‘da bana sorulan soru şu: Avrupa Birliği ‘ne girmek isteyen Türkiye ‘de halen bazı insanlar üniversitelere girerken bazı insanlar polis gücüyle dışarı atılıyormuş, doğru mu? Maalesef yanlış ve yalandır diyemedim.

Özbekistan ‘da görev yaptığım dönemde bana sorulanlar ise daha acı: Türkiye ‘yi Müslüman ülke diye biliyoruz ancak kızlar başörtüsüyle üniversiteye giremiyormuş, sebebi nedir? Sizde de farklı değil dediğimde bana söylenen ise oldukça düşündürücü: Biz komünizmden tam kurtulmuş bile değiliz, yine de bizde en azından İslam Üniversitesi ve fakültelerinde serbest. Bu soruları soranlara bizdeki yasağı izah etmek mümkün mü?

Nasıl anlatayım bu işin hukuk, eğitim, ilke, laiklik gibi kavramlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını? İsterdim ki, yasak sadece, sayıları azınlık olmalarına rağmen halka tahakküm etmeye alışmış, bazı maskelerin arkasına sığınarak gelirlerini ve güçlerini kat kat artırmış bir kısım dayatmacının düzenlerini sürdürme gayretlerinin bir kısım unsurlarından biridir diyebileyim. Bunu nasıl anlayacaklar ki? Laiklik kavramının ülkemdeki uygulaması biliyorum ki yine ülkemin nevi şahsına münhasırdır.

Türkiye değişiyor. Benim veya başka birinin sorulara cevap verememesi geleceğin aydınlık olmasına bir engel teşkil etmeyecektir. Sadece yaşanılan utanç duygusunun açtığı yaraları çabuk onarmanın bilincinde olmak yetecektir. Fakat değişen Türkiye, daha özgür, daha uzlaşmacı ve daha demokratik bir Türkiye rahat bırakılacak mıdır?

Geçmişte çok gördük. 58 yıldır laiklik elden gidiyor, giderken de bir çok insanı beraberinde götürüyor. Sokaklarda ne haykırılıyorsa o başa geliyor. Hemen hemen her 10 yılda bir ayar yapılıyor. Gazete iftiralarına bakılarak belediye başkanları tutuklanabiliyor. Ne var ki yapılan ayarlardan yıllar sonra, bu ayarlar için oluşturulan gerekçelerin yalan, desise ve iftiralardan ibaret olduğu, hatta çoğu zaman yeterli gerekçe oluşturmak için provokasyonların devreye konulduğu öğreniliyor.

Atılacak her demokratik adımı engellemek için kışkırtma ve provokasyon, vicdanı ve hukuku sadece çıkarlarını korumak olarak algılayan dayatmacılar için her zaman kullanılan bir yöntemdir. Dövülen oruçsuzlar, zorla namaz kıldırılan öğrenciler, zorla başı örtülen kızlar ve buna benzer bir çok haber ortalığı kaplar. Bilirsiniz ki bunların en az %95 ‘i yalan ve iftiradır, ancak ispat için size gereken süre engelleme sürecini işletecekler için yeterlidir. Çünkü bizim geçmişteki uygulamalarımızda iftirayı atan ispata davet edilmez, iftira atılandan kendini aklaması için ispat beklenir, bir yandan da baskı altında tutulur. Gerçek eninde sonunda ortaya çıkar fakat bunun için geçecek süre provokatörler için yeter. Sonrasında iş işten geçmiştir.

Eğer hedef, anayasa değişikliği, özgürlükler, cumhurbaşkanlığı seçimi gibi büyük değişimleri engellemek olursa, provokasyon da aynı oranda, hatta abartılı şekilde büyük olur. İnsan canına kıymak, halkın sevdiği insanlara iftira atmak, halkın güvendiği ve devletin gücünü oluşturan kurumları kışkırtmak ve yıpratmak artık oyunun boyutu gereği bu güruhlar için normal sayılır.

Son gelişme de büyük bir değişimdir. Halkın ve halkı temsil eden meclisin büyük çoğunluğunun isteğiyle gerçekleştirilmeye çalışılmakta, uzun süredir bir kısım politikacı ve sözde bilim adamının gayretleriyle kısıtlanan bir hakkın geri verilmesi hedeflenmektedir. Bu kadar özgürlükçü bir adımı hukuken, rasyonel mantıkla ve vicdanen engellemek mümkün değildir. Geriye ne kalıyor?

Halkımızın, siyasi görüşü ne olursa olsun dikkat etmesi gereken bir döneme tekrar giriyoruz. Dayatmacılık, yasakçılık ve çıkarcılık boş durmayacaktır. Provokasyonlar artabilir. Bakarsınız yıllardır coplanan, başörtüsü zorla çıkarılan, ikna odalarında psikolojik baskılara maruz kalan ve sonuç olarak eğitim hakkı elinden alınan kızlar, yasakların kalkmasıyla sevinçlerini yaşamaya çalışırken ve bu mutlulukla tüm insanlara sevgiyle bakarken, zorla laik kızları kapatıyorlar suçlamasıyla karşı karşıya kalabilirler. Ne kadar şaşırsalar ve anlamaya çalışsalar da,  hukuk tanımayanlar, çıkarları için her şeyi mubah sayanlar onlara merhamet etmez. Hepimiz yalan olduğunu biliriz ancak dayatma süreci işlemeye başlar.

Başka hiçbir şeye gerek yoktur. Sadece uyanık olmalıyız. Türkiye değişiyor; her yeni gün her eski günden daha özgür bir potansiyele sahiptir. Aramızdaki düşünce, inanç, eğitim, görüş farkı ne olursa olsun, kardeş olduğumuzu, oyuna gelmememiz gerektiğini ve provokasyonlara aldanarak birbirimizi kırmamamızın lüzumunu asla unutmamalıyız. Aksi takdirde, başlatılacak ve hepimize zarar verecek yeni bir oyunun oyuncuları haline geliriz.

22 Şubat 2008

Unpublished Writings - 3 / Talking is necessary but sometimes not possible

The article “Talking to Turkey’s Kurds”, on Feb.26th, by A.Marcus and A.Apostolou contains claims which should be discussed.

They claim that the core of the “Kurdish problem” is not PKK, but that Turkey’s denial of basic political and cultural rights to the Kurds. This is a superficial point of view.

In the past, one could argue that Turkey had a prohibitive approach to the Kurds, but now, such an argument will not have a basis. Considering Turkey’s effort for developing the southeast region economically, we see that Turkey tries its best for the last 5 years.

Turkey knows well, that the people of southwest want peace, and expect their country to rescue them from PKK. Otherwise, PKK would have a strong sociological base. It is not the fact.

Another claim of the writers is that Turkey responded with hostility to DTP. I do not support any idea to close a party. But, how can a dialogue be possible with a party which does not see PKK as a terrorist organization? Dialogue with them is really difficult, but it does not mean that Turkey refuses a political solution or peace.

For Boston Globe, February 26th, 2006

Unpublished Writings - 2 / They are not guerillas

           We can observe that the Kurdish terrorist group PKK is expressed in the western media as a guerilla group fighting against the Turkish army. It is really a fact that almost in none of the news, articles or comments in the American or European media, the word “terrorist” is used for PKK.
           Western citizens are, of course not expected to fully feel what eastern people feel. Thus, it is understandable to some extend that they do not object or protest the dirty way of transmitting information to the mass, because of cultural and spiritual differences between the West which has its roots in Greek-Latin heritage, and the East which has its roots in Islam, Buddhism or other non-Greek elements of cultural heritage. They may not be aware of the Jewish force influencing the world media.
          Unfortunately, similar expressions are used in eastern, and even Muslim media in the Middle East. The last article of Mr. Salah Hemeid (Ready and waiting, Al-Ahram Weekly, No.868, October 25th, 2007), actually surprised me as I did not expect in Al-Ahram expressions which resemble definitions and explanations of the Western, especially pro-Israeli medium of communication.
          It is difficult for me, and for many Turks to get used to such statements, not because we are Turks or Muslims, merely since we cannot understand how a terrorist group killing babies can be defined as guerillas fighting the army.
          I am almost sure that the descriptions and claims I give below will be easily accepted by a huge majority of the mankind, regardless of their nationality, language, religion, education, or any other difference.
          A guerilla group plans and carries out extraordinary attacks against its enemies which are mainly well defined armies. It does not plan assassinations.
          As mentioned, they attack armies, but not citizens. They never attack innocent people, let alone children and babies. A guerilla cannot kill babies. Anyone who kills babies does not deserve to be called as a guerilla, he or she can only be a terrorist who has lost his or her human characteristics and peculiarities.
          I do not think that there is need for additional words, comments or suggestions. We just want writers and journalist to see that real guerillas fight for their land, and that they do not kill innocent people. Che Guevera was a real guerilla. Not only Turks, but any sensible human being would appreciate and welcome any expression defining and calling guerillas as “guerillas” and terrorists as “terrorists”.
 
For Al-Ahram Weekly, September 2007

Unpublished Writings - 1 / Very ambitious to reach a solution

           I have to admit that I really enjoyed the fluent report of Michael Jansen, where he points out that a diplomatic source say the Turkish side received 85 per cent of its demands at Burgenstock, and transmits from other sources that Turkey is celebrating (Happy ever after, Al-Ahram Weekly, 01-07 April 2004).
          There is a lot of information as well as a few comments on the negotiations held in Switzerland last week. I do not have any objective to discuss the comments, but there are a few points I feel myself urged to discuss as it may lead to misunderstanding otherwise.
          Mr Jansen smoothly mentions that the partition of Cyprus is in a way Turkey’s ambition which is even longstanding. Additionally, he describes Turkey as the new colonial power in the north. This is actually not verified by historical facts. It even contradicts.
          A colonial power just invades a foreign land, and exploits all types of resources and wealth of the occupied territories. Turkey on the contrary, did not occupy Northern Cyprus to exploit its wealth. It had sent the troops to protect the Turkish minority in Cyprus from being slaughtered by Greek Cypriots. I still remember the scenes of murdered children and women shown by German TV channels in summer 1974, and cannot forget it although 30 years have passed. Turkey is not ambitious to see Cyprus parted, but it cannot give up everything without a guarantee since it fears that all the disastrous events of that period may happen again. Turkey does not guide Turkish Cypriots, it just protects them to make them feel secure.
          I want to emphasise in short the need of a correction related to the Turkish presence in Northern Cyprus. It has no ambition to see Cyprus being parted, but some realities cannot be changed. To deal with the various attempts of the Greek Cypriots at that time to swipe away all the Turks from Cyprus, it had no other choice. Turkey is neither a colonial power nor something even resembling it. We have seen from the outcomes of Burgenstock, and we will also see in the near future that Turkey is very ambitious to reach a solution beneficial for both Turkish and Greek Cypriots.

For Al-Ahram Weekly, April 10th, 2004

17 Ekim 2012 Çarşamba

Zerafet



Nehir dalgasına gazel yazılmış,
Otlar eğilmiş de kitap okuyor.
Bir lahza neşeyle gülüyor güneş
Diğer bir an ah çekiyor duruyor.

Kamışlar fısıldar ırmak yanında,
Gökte ak bulutlar gezer mecalsiz.
Varlık diri bir zerafet, cihanda,
Birine yalvarır, sığınır halsiz.

Bu kadar güzellik hangi mekanda,
Bu hangi kitaptır, kimin defteri,
Kimin dünyasıdır kılıç ucunda?

Titreyip parlıyor bir lamba, garip,
Bir küçük kuş öter ruhum içinde,
Bir kuş beni arar, ağlar acayip.


Rauf Parfi (1943 - 2005)
Özbekçe 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya

Üstad Rauf Parfi, 1943 yılı Eylül ayında Özbekistan 'ın Taşkent vilayetinde doğdu. Taşkent Devlet Üniversitesi 'ni bitirdi. Çeşitli  yayınevlerinde çalıştı. İlk şiirleri 1950 'li yılların sonlarında yayınlanmaya başladı. 1960 'lı yıllarda tanındı. 60 'lı yılların başında klasik Sovyet şiirinden ayrılan, sonraki yıllarda daha da belirginleşen özgürlük düşüncesini içinde taşıyan, sembolizme kısmi dönüşü hissettiren ve suskunluk devrinden sonraki Yeni Özbek Şiiri diye adlandırılan modern Özbek şiirinin üç büyük öncüsünden biriolarak kabul edilir. Şairin, Kervan Yolu (Karvon yo'li, 1968), Tasvir (Tasvir, 1973), Hatırat (Xotirot, 1975), Sabır Ağacı (Sabr daraxti, 1986), Tevbe (Tavba, 2000) şiir kitaplarından en bilinenleridir. Güçlü bir çevirmen sıfatıyla Byron, Şehriyar ve Nazım Hikmet 'i Özbek okuyuculara tanıtan şair bir çok ödülün de sahibi. Bunlardan en önemlileri Uluslararası Mahmud Kaşgari Ödülü (1989) ve Türkiye Diyanet Vakfı Türk Dünyası Münacat Yarışması Büyük Ödülü (1996) 'dür.

Hem şiir çevirisi, hem de altında yer alan özgeçmiş metni 14.06.2004 tarihinde Dergibi 'de yayınlanmıştır ve orijinali Ahmet Yalçınkaya 'ya aittir. Son dönemlerde Internet 'te isim belirtilmeden, aralarında biyografi sitelerinin de bulunduğu bir çok sitede yer alan çeviri ve metnin bu şekilde kullanılması doğru değildir, ancak merhum üstadımızın hatırına bu konuda sesimizi çıkarmıyoruz.

NOT: Bu şiirin orijinalinde başlık yoktur. Türkçeye çevirdiğimizde Dergibi editörü kardeşimiz Özbekçesinin de bir başlığı olsun demişti. Bu defa Özbekçesine "Zarofat" başlığı koyduk. Ancak daha sonra bu öyle bir hal aldı ki Özbek şiir sitelerinde bile bu şiirin Özbekçe orijinaline Zarofat başlığını koyuyorlar. Umarız bu şiirin Türkçe çevirisi yayınlandığında henüz hayatta olan merhum üstadımız bizi bağışlamıştır.

Gülsen

Gülsen
karıncaların işiteceği sesle gül

Ağlasan
devlerin işitmeyeceği sesle ağla

Kendinden de gizle gözyaşını
kendinden de sakla

Sevgiye
kendini sevmeyerek başla

Yansan
küle dönüşene kadar
hiç kimse bilmesin yandığını 

Behram Rozimuhammed (1961 - )
Özbekçe 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
15.11.2003 tarihinde Dergibi ‘de yayınlanmıştır

12 Ekim 2012 Cuma

Sevgi

Sevgi öyle ilkbahar ki,
            O dikeni gül eyler,
Taşa can ve dil bağışlar,
            Kargayı bülbül eyler,
Sevgi öyle dert verir ki,
            Herkes olur müptela,
Ne eylese müptelayı
            Bu deli gönül eyler.
Sevgi öyle tanrıdır ki
            Ona farksız dilenci, şah,
Köleyi sultan eder de,
            Şahı ise kul eyler.
Sevgi öyle bir alev ki,
            Ondan cana aman yok,
Ateşinde azap çekip,
            Sonra bir gün kül eyler.
Mutlak hüküm sevginindir,
            İstese o şeydaların
Çeşm-i giryanından umman,
            Ahını tayfun eyler.
Aşka şiir yazdın, Erkin
            Sebepsiz bitmez ki, aşk-
Kaplayınca şu gönlünü
            Şiirle meşgul eyler.

Erkin Vahidov ( 1936 - )
Özbekçe 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
Türk Edebiyatı Ekim 2004 sayısında yayınlanmıştır