24 Şubat 2011 Perşembe

Bir Kısım Sözün Şakası Olmaz



Polemik (Gecikmiş Bir Yazı)
Sn. Sakallı 'nın Eleştirisine Cevap

NOT
Bu yazı gecikmiş bir yazıdır. Sn. Burhan Sakallı 'nın eleştirisinin çok geç elime geçmesi yazının geç yazılmasına, o dönemde Endülüs dergisinin kapatılması da yayınlanmasının daha da gecikmesine neden olmuştur. Ancak insanlar kendilerinin doğru anlaşılması için nefesleri yettiği ölçüde ve zamanda konuşmaktan çekinmemelidirler.
Ahmet Yalçınkaya
Maalesef bazı alışkanlıklarımızdan kolay kolay kurtulamıyoruz. Bunlardan bir tanesi muhatabımız "leb" demeden "leblebi"yi anladığımızı zannetme alışkanlığımızdır. Diğer bir alışkanlığımız ise yaptığımız eleştirilerde, kullandığımız at gözlüğümüzden habersiz olduğumuz halde ölçü tanımamazlıktaki ısrarımızdır.

"Kültür, sanat, edebiyat" dergisi Aşiyan'ın Kasım 1997 sayısında, Endülüs dergisinde yayınlanan bir yazımızda geçen bir cümleden hareketle sayın Burhan Sakallı, tek boyutlu düşünce örneği sergileyerek zaman zaman hakarete varan eleştirilerde bulunmuş.

İlk defa eleştirilmiyoruz. Eleştirilere saygımız olduğu gibi hatalarımızı düzeltmeye vasıta olabilirler düşüncesiyle her zaman eleştirilere açığız. Ancak, eleştirinin tutarlı olması, mantıklı bir hareket noktasının bulunması ve tahammül edilebilir bir üsluba sahip olması gerekir. Aksi takdirde karşılıklı suçlamaların ötesine geçmeyen bir münakaşa zinciri dışında hiçbir sonuça ulaşılamaz.

Burhan Sakallı, benim yazımda kullandığım "Nazım Hikmet'in hain olduğu fikrine katılıyorum" şeklindeki ifademi sebep belirtmediğim için vurun abalıya mantığının bir yansıması ve "babam öyle diyor" anlayışının en ucuz örneklerinden biri olarak değerlendirmiş. Doğrusu, yazısının tamamını okuyunca benim söz konusu ifadeyi niçin kullandığımı bilmeden öyle bir yargıya nasıl vardığını anlamakta zorluk çekmedim. Sayın Sakallı, Nazım'a "hain" yakıştırılmasını resmi söylemin tekeline verdiği için, ona göre Nazım'a "hain" diyebilen mutlaka resmi söyleme katılıyordur. Haliyle herhangi bir sebep araştırmaya da gerek yoktur.

Eleştiri (!) konusu olan yazımda, Nazım Hikmet'in hain olduğu fikrine (ki bu bir fikirdir, yoruma göre kabul edilir veya edilmez) katılmamın sebebini belirtmemem, "babam öyle dediği" için değil, sayın Sakallı 'nın da anlaması gerektiği gibi yazının asıl konusu olmaması nedeniyle ayrıntılara girilmediği içindir.

Şahsen "Nazım 'ın hain olduğu fikrine katılıyorum" derken ne İtalyan kopyası ceza kanunlarını, ne Nazım için "hain" ifadesini ilk kullandığı söylenen Cumhuriyet gazetesini ne de Nazım 'ın şiirini yok sayanların önyargısını referans almışımdır. Dolaysıyla, bu fikrimden vazgeçmek için sayın Sakallı 'nın tepkisel önyargısını referans almayı da düşünmem ve Sakallı 'nın iddiasının aksine sağcı söyleme de solcu referansa da ihtiyacım yoktur.

Sakallı kendimi hakim/savcı gibi gördüğümü düşünmüş olacak ki (bu hükmü nereden çıkardıysa) vicdanıma göre Nazım 'a ne ceza vereceğimi merak etmiş. Ben ne hakimim ne savcı. Ayrıca beni ilgilendiren ceza kanununun maddesi değil, kullandığım ifadeyi hangi temele dayandırdığımdır. Nazım 'a ceza verilmiş olmasını onaylamadığım gibi en az Sakallı kadar Nazım 'ın resmi ideolojinin pençesinde eziyet çekmiş olmasına üzüldüğümü ve bugün olsaydı bu tür eziyetler çekmiş olmasına razı olmayacağıma açıkça söyleyebilirim. Diğer yandan, Sakallı 'nın üstü kapalı olarak iddia ettiği gibi "birkaç şiirin bedelini ömrün üçte ikisi olmalıdır" düşüncesini hiçbir zaman taşımadım ancak illa bir ceza düşünmem gerekiyorsa Nazım 'ı hasretlik çekmemesi için çok sevdiğini söylediği Moskova 'ya, vatanım dediği Sovyetler Birliği 'ne gönderirdim. Nazım 'ı "hain" olarak görmem, onu cezalandıran Bonapartist hukuk anlayışını onaylandığımdan değil aşağıda belirtilen söz ve davranışlarını bu sıfatın bir yansıması olarak değerlendiğimdendir.

Nazım Hikmet 'i ne komünist olduğu için, ne Türkiye 'den kaçtığı için, ne propaganda yaptığı için, ne Türkiye 'deki rejimi eleştirdiği için "hain" olarak algılamıyorum. Nazım 'a o sıfatı layık görmemin nedenlerinden biri Moskova 'ya vardığında heyecanla verdiği şu beyanatıdır:

"O kadar bahtiyarım ki, ben bütün hayatımı, idealimi, aşkımı bu muazzam Moskova şehrine borçluyum. Ben Sovyetler Birliği 'nin çocuğuyum. Benim asıl vatanım Moskova ve Sovyet Rusya 'dır. Nihayet asıl ve büyük vatanıma dönmüş oluyorum. Bugün benim geldiğim memleketin halkı, Amerikan emperyalistlerinin elinde esirdir. Sömürücü Amerikalılar Türkiye 'yi işgal etmişlerdir. Fakat Türk kardeşlerim, işçiler ve çiftçiler Sovyet ideali için çarpışacaklardır. Türk halkı Stalin 'in kumandası altında kurtuluşu için dövüşmek istiyor. (Sn. Sakallı umarım yanlış anlayıp Amerikan emperyalizmini savunduğum sonucuna varmaz).

Bana yapılan bu karşılamayı şahsıma almıyorum. Çünkü ben de, sizlerden biriyim. Bu karşılamayı Türk halkına yapılmış sayıyorum. Stalin benim için çok mühimdir. Gözümün ışığı, fikirlerimin kaynağıdır. Beni Stalin yarattı. Moskova 'da onun büyük ismini taşıyan Üniversite 'de okudum. her şeyimi ona borçluyum. O, yalnız dünyanın büyük adamı değil, şahsen bana da aydınlık veren en büyük kaynaktır."

Görüldüğü gibi, asıl vatanının Moskova ve Sovyetler Birliği olduğunu söyleyen Nazım 'ın kendisidir. Bunu görmezlikten gelsek ve Sovyetler Birliği 'nin kimseyi babasının hayrına beslemiyeceği gerçeğini de bir tarafa bıraksak bile, yine aynı beyanatta geçen "Türk halkı Stalin 'in kumandası altında kurtuluş için dövüşmek istiyor" ifadesinin neresini düzeltelim? Türk halkının böyle bir şey istediği yalanını mı, yoksa Stalin 'in Türk halkı hakkındaki düşüncelerinin üstü kapalı olarak çarpıtılmasını mı? Bahsedilen kurtuluş kimin kurtuluşu olacaktır? Sayın Sakallı da biliyordur ki bir kısım söz ve davranışların şakası yoktur.

Nazım 'ın Türk milletine ve bu milletin vatanına ihanet ettiğine dair kanaatimi asıl pekiştiren ise Nazım 'ın daha sonraki yıllarda Sovyetler Birliği 'nin içyüzünü görmüş olmasına rağmen önceki propagandalarını aynen sürdürmesidir. Zekeriya Sertel gibi en yakın dostlarından biri bile (ki Sertel 'in komünizme en az Nazım kadar bağlı olduğu bilinmektedir) Sovyetler 'de özellikle Ruslar 'ın dışındaki milletleri kıskacına alan sömürü düzenini fark edip hayal kırıklığına uğradığını açıkladığı halde Nazım neden bunu açıklamak istememiştir? Sovyetler 'de kurulu olduğunu sandığı düzene inanması ve propagandasını yapması ihanet olmayabilir ancak orayı görüp hayal kırıklığına uğradıktan sonra da aynı minval üzere hareket etmesi ihanet kokmuyor mu? Her ne kadar Lehliği ile övünüp Verzanski soyadını aldıysa da, içinde büyüdüğü Türk milletine mensup olduğunu düşünürsek, Nazım 'ın Sovyetler 'i tanıdıktan sonraki tutumu bu milleti aldatmaya yönelik bir tutum değil midir?

İlk zamanlarında tanımadan ve inancı uğruna hareket ettiğini düşünebiliriz belki. Daha sonra bile bile kendi soydaşlarını sömüren ve içinden geldiği milleti sömürmeyi hedefleyen bir düzene bu milleti çağırmaya devam etmesini ve bu uğurda çalışmasını milletine ihanet olarak algılamam suç mudur?

Kaldı ki bu düşüncemi Nazım 'ın oğlu Mehmet Andaç babasının "görevi gerektirdiği için" şiir yazdığını vurgulayan ve "ruble için" şiir yazdığını bizzat Nazım 'ın kendisinin söylediğini bildiren ifadeleriyle desteklemektedir. Sayın Sakallı Nazım 'a hıyaneti yakıştırmamın resmi söylem ve Bonapartist hukuk ürünü olduğunu iddia ederken nasıl bir temele sahiptir? Sadece resmi ideolojiye gerekli tepkiyi gösterme ihtiyacı böyle bir sonuca varmak için yeterli midir, yoksa Nazım 'a olan bir sempati mi söz konusudur?

Sanırım Nazım Hikmet 'in çok açık beyanatlarında ve herkes tarafından bilinen davranışlarından hareketle bir fikir yürütmek için herhangi bir alanda ihtisas sahibi olmaya gerek yoktur. Eğer ihtisas sahibi olmak Nazım 'ın söz ve davranışları için tevil yollarına gitmek ise 1920 'de Azerbaycan 'a Bolşevik ordusunu çağıranları ve 1979 'da Afganistan 'a Kızılordu 'yu çağıranları niçin kınıyoruz? Onlar için de bir tevil yolu mutlaka bulunur. İyi niyetle yaklaşımın da muhakkak bir ölçüsü olmalıdır.

Sözü daha fazla uzatmadan bir noktaya dikkat çekmek ve bu nokta üzerinde düşünülmesini istiyorum. Sayın Sakallı beni bir ifademden olmayacak hükümler çıkarıp beni "babam öyle diyor" anlayışının Nazım 'a verdiği cezaları onaylamak, çala kalem döktürmek ve özetle sefalet içinde bulunan bir Müslüman olmakta suçlayacağına Nazım Hikmet 'e gösterdiği hoşgörünün birazını olsun bana gösterip konuyu benimle görüşmeliydi.

Belki benim kanaatim bir sanatçı için biraz katı ve keskin bulunabilir. Görüşme ihtiyacı duymadan, sadece bir cümleden hareketle böyle ağır ithamlarda bulunmak katılığın da ötesinde bir ruh yapısına işaret etmez mi? Hatta kimin gerçekten sefalet içinde bulunduğunu göstermez mi?

Sayın Sakallı ömrü yalanla geçmiş bir insanı veya -zannettiği gibi- ona haksızlık yapıldığını savunurken, özellikle dua dili kullanan biri olarak daha dikkatli davranmalı ve sanatçılığın da bir haddinin mutlaka bulunduğunu , Müslüman kimliğin bütün kimliklerin önüne geçmesi gerektiğini unutmamalıdır. Yoksa Bediüzzaman 'ın: "Sükut etmeye hakkımız var; ama yalan söylemeye hakkımız yok" sözündeki hikmetin bir tecellisini de burada gördüğümü düşünmekten alamayacağım kendimi.

Sonuçta üzülerek belirtmeliyim ki şu sözler maalesef bize çok yakın olduklarını düşündüğümüz veya zannettiğimiz insanların davranışlarıyla sürekli teyit edilmektedir: "Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurahman Çelebi deniyor." İsteyen istediği gibi anlamakta özgürdür.

http://www.ahmetyalcinkaya.tk  
Mevsim Dergisi, Sayı 1, Sonbahar 2013 (çıkacak)
ÖNEMLİ NOT:Bu yazı 1998 yılında kaleme alınmış ve 2002-2004 yılları arasında şu anda yayında olmayan www.ayalcinkaya.bravehost.com ve http://ayalcin.sitemynet.com adreslerinde yayınlanmıştır.
Sn. Sakallı 'nın Eleştirisi ÂŞİYAN Dergisi, Kasım 1997, Sayfa 10 ‘da, Polemiğe Sebep Olan Yazım ise Endülüs Dergisi, Eylül 1997, Sayfa 6 ‘da yayınlanmıştı.




Sn. Sakallı 'nın Eleştirisi
"vatan haini" şairler
burhan sakallı
"Hiçbir tarih, Türkiye tarihi
kadar kahramanları ve hainleri bol bir
tarih değildir"
E.Özkan

Tüm sanatkarlar özellikle de şairler mavera'dan sesler ve renkler taşırlar. Hele şairler... Bramond'un tabiriyle şairlerin şiirleri dua'dan ibarettir. O'na göre şairlerin dili dua dilinden başka bir dilden ibaret değildir.

"Aylık edebiyat, sanat, kültür dergisi" Endülüs'ün Eylül sayısında, sanırım şiir de yazan, yani dua dilini kullanan, bir sanatçının bir yazısı vardı. Ve "bu işin ortası yok mu" diye soruyordu. Ahmet Yalçınkaya yazısında;

"Edebiyat dünyamızda , sanatçı ruh yapısına ve olgunluk çizgisine uygun olmayan davranış biçimlerine başka örnekler de bulunabilir" diyen yazarın bir sanatkar olduğuna inanıyorum. Fakat bütün bunları söyleyen o değilmiş gibi aynı yazının devamında bakın neler demiş: "...Nazım Hikmet, bir şair olarak ele alındığında, şiiri hakkında hüküm verebilmek için önce şiiri incelenmeli, şiiri değerlendirilmelidir. Vatan haini olduğundan dolayı değil de eğer kötü bir şair ise bu yönüyle eleştirilmelidir. Yoksa, vatan haini olduğunu fikrine ben de katılıyorum".

Görüyorsunuz, Ahmet Yalçınkaya da "Nazım Hikmet'in hain olduğu fikrine" katılıyormuş. Sağcı şovenlerin "hain"lik fikrine katılıyor, yani, Yalçınkaya. Ve eğer bu bir fikirse. Ama her nedense, yazar Nazım Hikmet'in niçin "hain" olduğuna daha doğrusu bu insana niçin "hain" dendiğine hiç değinmiyor. Bu tavır, vurun abalıya mantığının bir yansıması olduğu kadar, "babam öyle diyor" anlayışının en sığ ve en ucuz örneklerinden biri. Ve yine aynı tavır kendini "müslüman" diye tanımlayan belli bir kesimin -hatta sanatkar bir kesimin içinde bulunduğu sefaleti de göstermesi açısından ilginç. Bu önemli; çünkü "Edebiyat dünyamızda sanatçı ruh yapısına ve olgunluk çizgisine uygun olmayan davranış biçimlerine başka örneklerde bulunabilir" diyen birinin böyle çalakalem döktürmesi yine bir sanatçıya/"sanatçı ruh yapısına" yakışıyor mu?

Burada Badiüzzaman'ın bir sözünü hatırlamamak mümkün değil: "Sükut etmeye hakkımız var ama; yalan söylemeye hakkımız yok" Evet, susmaya, sükut etmeye, fikir beyan etmeye, yazmamaya hakkımız var; ama yayın kurulu üyesi olduğumuz dergilerde, ölmüş ve savunmasız insanları, resmi söylemin diliyle, itham etmeye, onlara iftira etmeye hakkımız olamaz.

Ki; bu herkesin hakkı (!) olsa bile: "daha sonra kendilerine sunulan imkanın ise Müslüman cenahta sanat ve edebiyata katkıda bulunmak için onlara verildiğini, bu imkanı başkalarına hakaret etme vasıtası olarak kullanmamaları gerektiğini bilmelidirler" diyen birinin hiç mi hiç hakkı olmamalıdır.

Çünkü; merak ediyorum, bugün olsaydı Yalçınkaya, vicdanına ve idealindeki hukuk sistemine göre Nazım'a ne ceza verirdi? Kendisi de mutlaka biliyordu: Genellikle Nazım ve Nazım gibi resmi söylev ve ideolojiye ters düşmüş insanlara "hain" diyen insanların hazırladıkları ve İtalyan Faşist 'lerinden etkilenen Türk Ceza Kanunu'nun "vatan hainliği" kavramını düzenleyen 125 maddesine göre vatan hainliğinin cezası ölümdür. Yalçınkaya'nın burada gözden kaçırmaması gereken şey; kendini sanatkar olarak tanımlıyorsa hakim/savcı olmadığını bilmesidir.

Kaynakların, doğumu için 1903/1905 yıllarının gösterdikleri Nazım Hikmet, şiire ilk başladığı yıllarda "Ağa Camii" gibi dini-milli duyguları işleyen şiirler yazar. Ve gençliğinden itibaren dört defa yargılanarak hapse atılır. 60 yaşlarında ölen Nazım Hikmet, çeşitli defalar toplam 40 yıl -yani ömrünün üçte ikisi kadar bir süre- mahkumiyetler alır. İşin bir başka orijinal yönü de Nazım hakkında 35 yıl mahkumiyet kararı veren iki mahkemenin de -bu günlerde sivil insanları yargılamakta hala maharetini devam ettiren- askeri mahkemeler oluşudur. Ve bu mahkemeler tarafından Nazım'ın "ihanet"i tescil edilir. Yalçınkaya mutlaka bunları biliyordur.

Bilindiği gibi 1950 'den sonra aftan yararlanarak tahliye olan Nazım Hikmet önce Sofya, sonra Varşova ardından da Moskova'ya gider.

Burada ilginç olan başka bir şey de, daha sonraları sağcı, muhafazakar ve statükocu kesimlerin vurun söyletmen, mantığıyla dillerine pelesenk ettikleri ve bugün Yalçınkaya'nın da "katıldığı", "vatan haini" ifadesini Nazım için ilk defa kullanan, bugün sermeyenin sığ sularında gezmeye devam eden Cumhuriyet gazetesidir. Yani, Yalçınkaya, sağcı söylemle solcu referansları hiç sorgulamadan kullanmaya devam ediyor. Bir başka deyişle düşünmenin, sorgulamanın, eleştirmenin, itiraf etmenin -ya da daha somut bir ifade ile -birkaç makale ile, birkaç şiirin bedeli, Yalçınkaya'ya göre -hiç olmazsa- bir ömrün üçte ikisi olmalıdır. Sahi; hemen hemen aynı yıllarda aynı Bonapartist hukuk anlayışı Necip Fazıl'ı, ne ile ve kaç yıla mahkum etmeye çalışıyordu?

"Felsefemiz, her şeye iyi niyetle bakmak; fakat temkinli olmak, herkesin haklı olduğu yerde hakkını vermek ve kendi haddini bilmek olmalıdır" diyen Yalçınkaya, bu sözleriyle siyasal düşünceleri ve dünya görüşünü bizlerden farklı hatta bize karşıt birine "iyi niyetle bakmış, hakkını teslim etmiş" ve hiç de ihtisası olmayan bir alanda "haddini bilmiş" mi oluyor?

Bu yazının sonuç cümlesi keşke Ahmet Yalçınkaya'ya ait olmasaydı: "Bu arkadaşlarımıza söylenecek fazla bir şey yok. Koyunun olmadığı yerde, keçiye 'Abdurahman Çelebi' dendiği malumdur". Evet, doğrusu yazara katılmamak mümkün değil!
ÂŞİYAN Dergisi, Kasım 1997, Sayfa 10
Polemiğe Sebep Olan Yazı
Bu İşin Orta Yolu Yok mu?
Ahmet Yalçınkaya
Edebiyat dünyasında beni olduğu kadar edebiyatın içinde bulunan bir çok insanı rahatsız eden, rahatsız ettiğiyle kalmayıp düşündüren ve edebiyatımızın geleceği açısından endişelendiren davranış ve ifade biçimleri bulunmakta. Doğrudan bakış açısına bağlı sandığım bu tarz davranışlar, olayı dışarıdan gözlemleyen için traji-komik bir görüntü arzetmekte, davranışa muhatap olan içinse mantık süzgecini bir kenara atan tepkiler zincirinin oluşmasını tabii hale getirmektedir.

İnsan muhakkak ki melek değildir. Kontrol altında tutması gereken bir nefsi vardır. Ne var ki insan, nefsini çoğu zaman kontrol altında tutamamakta, hatta zamanla nefsinin istekleri doğrultusunda hareket etmektedir. Toplumsal konumu ne olursa olsun, nefsini kontrol altında bulundurmak zorunda olan insan bundaki yetersizliği kabullenmek yerine, ilgisiz gerçeklerle başarısızlığını savunmaya kalkarsa doğal bir muhalefetle karşılaşacaktır. Karşısına aldığı insanlar da düşünen varlıklar olduğundan, muhatap oldukları tavrın sebeplerini arayacaklar, büyük bir ihtimalle bu sebebin iyi niyetli olamayacaklarına karar vereceklerdir.

Her olayı, davranışı veya söylemi nefis ile bağlantı kurarak değerlendirmek de doğru değil belki. Çünkü bu, insanın rolünü dasite indirgemek anlamına gelmektedir. Düşünce saplantılarını, birikim yanlışlarını ve toplumsal bilinci de hesaba katmak gerekir. Bu durumda, iyi niyetle yola çıkılarak yapılan bir çok için niçin kötü neticelerle sonuçlanabildiğini anlamak daha kolay olacaktır.

Diğer yandan, uç noktalarda gezinmenin getirdiği huzursuzluğu da kriter olarak dikkate almakta fayda vardır. her işte olduğu gibi, edebiyatta da, ilgili faaliyetlerde ve ortaya konan eserlerde ifrat ve tefritten kaçınmak gerektiğini söyleyebiliriz. Düşünceler ve ortaya konan eserler bir sınıra tabi olmalıdır. Sınırın, yanlış anlaşılarak düşünce ve inanç hürriyetine getirilmesi muhtemel bir sınırlama olarak algılanmaması lazımdır. Sözkonusu sınır, insanın kendi beyini ve kalbinde çizdiği sınırdır. Özgür davranmak uğruna başkaların hürriyetlerine tecavüz etmeme düşüncesidir; haddini bilmek gerektiğine inanmaktır.

Yukarıda ifade edilmeye çalışan gözlükle olaylara baktığınızda, etrafımızda, fikir alışverişine, sağlıklı değerlendirme imkanına, işbirliğine, gelişme ve özellikle olgunlaşmaya darbe vuracak nitelikte bir yığın örneğin bulunduğunu görebilirsiniz. Bu tür davranış biçimlerine birbirinden farklı birkaç örneği burada zikretmenin sakıncası olmaz düşüncesindeyim.

Henüz yaşları çok genç, bir iki yıldır bir veya iki dergide ürünleri yayınlanan gençleri düşünün. Ürünlerin kalitatif açıdan kabul gördüğünün bile şüpheli olduğuna bakmayan bu gençler şiirlerinin birer hazine teşkil ettiğine inanmış olabilirler. Kanaatimce bunda bir mahzur yoktur. Ancak, genç arkadaşlarımızın, ayakları yerden kesildiği an kendilerinden başkasını şair sınıfına layık görmemeleri ve yıllarını şiire vermiş insanlara hakaret etmeleri mazur görülebilir mi?

Şiirin sübjektifliği ve kişiselliği yönünden hareketle şiir yelpazesinde kendilerine bir yer verilmesini suiistimal etmek anlamına gelmez mi bu? Hele bu tavırların çağrıldıkları şiir topluluklarında söz ve davranışlarıyla sürdürmelerini onaylamak mümkün mü?

Bu arkadaşlarımıza söylenecek fazla bir şey yok. Koyunun olmadığı yerde keçiye "Abdurrahman Çelebi" dendiği malumdur. İlk ürünlerin yayınlanmasına bu açıdan bakmalıdırlar. Daha sonra kendilerine sunulan imkanın ise Müslüman cenahta sanat ve edebiyata katkıda bulunmak için onlara verildiğini, bu imkanı başkalarına hakaret etme vasıtası olarak kullanmamaları gerektiğini bilmelidirler. Ayrıca unutmamalılar ki şairliklerini kendileri değil şiirseverler karar verecektir. Bu arkadaşlarımızın yapması, gereken, ayaklarını tekrar yere basmasını sağlamak, aksi durumda zaman rüzgarına kapılarak istemedikleri yerlere sürüklenebileceklerini hatırda tutmaktır.

Edebiyatta kilometre taşı olarak kabul edilebilecek şair, yazar veya düşünce adamlarının kendilerinden yaşça çok genç haleflerini görmezlikten gelmeleri, sadece seyretmekle yetinip onlar hakkında bir iki kelime söz etmemeleri kanaatimce daha önce sözü geçen davranış biçimlerine diğer bir örnek olarak düşünülebilir.

Bu üstadların yaptıklarını kendi selefleri yapmış olsaydı, şimdiki konumlarında bulunabilir miydi acaba? Üstadlarımız da bunu düşünerek vicdanlarının sesini dinlemeli, bir iki cümleyi yaşları ve şiirleri genç takipçilerine çok görmemeliler.

Genç kuşaktan bir kısım arkadaşımızın sanat kaygısıyla zaman zaman kişilik ve kimlik çerçevelerinin dışına çıktıkları görülür. Kullandıkları imge ve semboller, ifade biçimleri Müslüman kimlikleri ile bağdaşmayacak duruma gelir. Halbuki şiirin de bir hududu olmalıdır. Belirleyici kimlik şair kimliği değil Müslüman kimliğidir. İki kimlik arasında zahiri bir çelişki ortaya çıktığında şaire bu tarz hoş görülemez. Kendini güçlü hisseden şair materyalistler gibi şehvet çağrışımı yapacak biçimlere ihtiyacı olur mu? Müslüman bir şairin lafzı olarak akaid sınırlarını zorlayan söyleyiş biçimlerine ihtiyacı olur mu? Şairin gücü sınırlarını koruyarak zor olanı söyleyebilmek değil midir zaten?

Son olarak, ilişkilerini zorlaştıracak ve fikirler arasına keskin çizgiler çekebilecek türden bir tavra değinmek istiyorum.

Özellikle Cumhuriyet sonrasında (kimsen Tanzimat sonrası), sanat ve edebiyat içinde yer alan insanlar, siyasi gelişmelerin etkisinden dolayı veya bir kısım zorlamalar sonucu olsa gerek, edebiyat ve sanattaki kudretleri yerine düşünce ve inançları ile değerlendirmekte, sanatlarına bakılırken de bu açıyla yaklaşımda bulunulmaktadır.

Ben bir Müslüman olarak elbette Müslüman şair veya yazara sempati duyacağım. Aynı mantıkla Müslüman almayan bir şair veya yazara da daha temkinli yaklaşacağım. Ancak, bu bana, Müslüman şairi olduğundan daha güçlü kabul etme hakkını vermez. Böyle bir bakış açısı hem kendime hem kendime hem de sözkonusu şaire de Müslüman değil diye olduğundan daha zayıf göstermek vicdani açıdan ne denli doğru olabilir? Bize yakışan muhakkak ki herkesin hakkını teslim etmektir.

Geçenlerde bir dergide materyalist ve solcu bir romancı üstad Necip Fazıl 'ı eleştirmeye kalkmış. Yazının, sadece Üstad Müslüman olduğu için, sadece eleştirmek amacıyla kaleme alındığı anlaşılıyor. Bu davranış belki o insanlara yakışır ama bize asla yakışmayacağını düşünüyorum. Bu nedenle, Nazım Hikmet adı geçtiğinde Müslüman cenahta niçin yüzlerin buruşturulduğunu anlamakta hayli zorluk çekiyorum.

Yanlış anlaşılmasın, ben, Müslümanları üzmek pahasına her kesimle diyaloğa girmek, hoşgörü sınırlarını tek taraflı olarak ortadan kaldırmak ve uzlaşma hayalleriyle Müslüman olmayan platformlarda seyyahlık yapmak niyetinde değilim. Hiçbir zaman bu niyette olmadım. Anlatmak istediğim sadece değerlendirmenin taşınan vasıflara paralel yapılması gerektiğidir. Nazım Hikmet bir şair olarak ele alındığında şiiri hakkında hüküm verebilmek için önce şiiri incelemeli, şiiri değerlendirilmelidir. Vatan haini olduğundan dolayı değil de eğer kötü bir şair ise bu yönüyle eleştirilmelidir. Yoksa vatan haini olduğu fikrine ben de katılıyorum ancak bunun eleştirisinin ayrı bir zeminde yapılması gerektiğine inanıyorum. Aksi takdirde, sadece eleştirmek maksadıyla Necip Fazıl 'ı eleştirmeye kalkan, bu uğurda gülünç durumlara düşen materyalist romancı ile benzerlik arzeden bir davranış sergilemiş olmaz mıyız?

Edebiyat dünyamızda, sanatçı ruh yapısına ve olgunluk çizgisine uygun olmayan davranış biçimlerine başka örneklerde bulunabilir. Burada tek-tek örneklere inmek yerine genel bakış açısını ortaya koymaya çalışmalıyız.

Felsefemiz, her şeye iyi niyetle bakmak fakat temkinli olmak, herkesin haklı olduğu yerde hakkını vermek ve kendi haddini bilmek olmalıdır. Kimin zamanı harcayacağının belli olmadığı gibi zamanın kimi harcayacağı da belli olmaz. O halde davranışların da bir ortaya yolu olmalı, öyle değil mi?

Endülüs Dergisi, Eylül 1997, Sayfa 6

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme