19 Ekim 2012 Cuma

Makas

Zekanı keskinleştir –
Her iki yarısını –
Kesmek için
Kapatmadan makası

Yünün altından
Postu derin makasla
Bacağını çektiğin
Koyunu çıkar ortaya

Samuel Menashe (1925 - )
İngilizce 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya

Makasın Keşfi

Ve yine
duruyordu bıçağın
bıçağımın üzerinde,

keskinliklerini
denedik
ten tene,

kesiştirdik
onları
en son defa gene,

keskin değil yeterince,
bizi bağlayan
neyse onu kesmeye.

Peter Horst Neumann (1936 - )
Almanca 'dan Çeviri: Ahmet Yalçınkaya

Yayınlanmamış Yazılar - 1 / Dikkat! Provokasyon kapıda olabilir

Ülkemizde sık seyrettiğimiz bir film var. Ne zaman halkın lehine bir kanun, kararname, genelge veya basit bir karar çıkacak olsa, hemen laiklik elden gidiyor, dolayısıyla da rejim tehlikeye düşüyor. Nedense 58 yıldır laikliğin elden gitmesine rağmen genelde dindar insanlara yapılan baskı bitmiyor.

Laiklik elden gidiyor fakat başörtülü öğrencilerin haklarının gaspına devam ediliyor.

Laiklik elden gidiyor fakat dini hassasiyeti olan, ibadetinde titizlik gösteren insanlar, özellikle de devletin kurumlarında görev yapan insanlar baskı görmeye devam ediyor.

Laiklik elden gidiyor fakat güzide ordumuzda görev yapan bir çok askerimiz çeşitli disiplinsizlik (!) iddialarıyla ordudan uzaklaştırılıyor.

Mecliste, geçenlerde, milli mutabakatın sağlandığını söyleyebileceğimiz bir çoğunlukla alınan kararla başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasını sağlayacak anayasa değişikliği öngörülmekte. Tartışılabilecek yanları olabilir, ancak Cumhurbaşkanı onayladıktan sonra resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmiş olan bu karar halkımızın lehine olduğu gibi 40 yıldır süregelen bir sorunun çözümü için de fırsat niteliğinde. Hiçbir olumsuz yanı yok. Ne var ki bunu bazı aklıevvellere anlatmak o kadar kolay değil. Zor da olsa niyeti iyi olana bir şeyler anlatabilmek er veya geç mümkündür diye halen ümitliyiz..

Herkesin niyeti iyi midir? Bu soruya evet cevabı vermek isterdim. Devam eden tartışmalar ve ne yazık ki belirli periyotlarla tekrar tekrar seyrettiğimiz film bu cevabı vermemize engel olmakta.

Halkın %75 ‘inden fazlasının desteklediği, aynı oranda bir çoğunlukla meclisten geçen bir kararın daha oylanmadan bazı insanların sokaklara dökülmesine, bazı politikacı ve sözde bilim adamlarının hadlerini aşmalarına, hukuktan ve mantıktan uzaklaşmalarına, bazı gazeteci ve sözde aydının işi halka ve hakka hakarete kadar vardırmasına neden olmasının arkasında ne vardır? Yanlış olan nedir? Yasağın devam etmesi mi doğrudur?

İnancın gereği ve halkın isteği elbette yanlış değildir. Yanlış başka yerdedir, ancak bunu bilmek kolay da anlatmak kolay değildir. En önemlisi, şu anda kanunlaşmış olan söz konusu değişikliğin ne tür yeni tartışmaları beraberinde getireceği ve yasağı savunanların küstahlık seviyesinin ne olacağı merak edilmektedir.

Cevap ararken Malezya, İran veya Pakistan ‘dan örnek vermeyeceğim. Sokaklarda başörtüsüne karşı gösteri yapanların ya da cüppeleriyle yürüyüş yapanların Malezya ‘nın gelişmişlik seviyesini, Pakistan ‘ın tüm fakirliğine rağmen bir nükleer güç olduğunu, İran ‘ın tüm dünyanın ambargosuna ve kısıtlı manevra imkanına rağmen kendi ayakları üzerinde duran bir devlet olduğunu anlamalarını da beklemiyorum.

Sadece dışarıda yaşayan insanların bu konuda ne kadar hayretler içinde olduklarına değineceğim. Son ziyaretimde Almanya ve Belçika ‘da bana sorulan soru şu: Avrupa Birliği ‘ne girmek isteyen Türkiye ‘de halen bazı insanlar üniversitelere girerken bazı insanlar polis gücüyle dışarı atılıyormuş, doğru mu? Maalesef yanlış ve yalandır diyemedim.

Özbekistan ‘da görev yaptığım dönemde bana sorulanlar ise daha acı: Türkiye ‘yi Müslüman ülke diye biliyoruz ancak kızlar başörtüsüyle üniversiteye giremiyormuş, sebebi nedir? Sizde de farklı değil dediğimde bana söylenen ise oldukça düşündürücü: Biz komünizmden tam kurtulmuş bile değiliz, yine de bizde en azından İslam Üniversitesi ve fakültelerinde serbest. Bu soruları soranlara bizdeki yasağı izah etmek mümkün mü?

Nasıl anlatayım bu işin hukuk, eğitim, ilke, laiklik gibi kavramlarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını? İsterdim ki, yasak sadece, sayıları azınlık olmalarına rağmen halka tahakküm etmeye alışmış, bazı maskelerin arkasına sığınarak gelirlerini ve güçlerini kat kat artırmış bir kısım dayatmacının düzenlerini sürdürme gayretlerinin bir kısım unsurlarından biridir diyebileyim. Bunu nasıl anlayacaklar ki? Laiklik kavramının ülkemdeki uygulaması biliyorum ki yine ülkemin nevi şahsına münhasırdır.

Türkiye değişiyor. Benim veya başka birinin sorulara cevap verememesi geleceğin aydınlık olmasına bir engel teşkil etmeyecektir. Sadece yaşanılan utanç duygusunun açtığı yaraları çabuk onarmanın bilincinde olmak yetecektir. Fakat değişen Türkiye, daha özgür, daha uzlaşmacı ve daha demokratik bir Türkiye rahat bırakılacak mıdır?

Geçmişte çok gördük. 58 yıldır laiklik elden gidiyor, giderken de bir çok insanı beraberinde götürüyor. Sokaklarda ne haykırılıyorsa o başa geliyor. Hemen hemen her 10 yılda bir ayar yapılıyor. Gazete iftiralarına bakılarak belediye başkanları tutuklanabiliyor. Ne var ki yapılan ayarlardan yıllar sonra, bu ayarlar için oluşturulan gerekçelerin yalan, desise ve iftiralardan ibaret olduğu, hatta çoğu zaman yeterli gerekçe oluşturmak için provokasyonların devreye konulduğu öğreniliyor.

Atılacak her demokratik adımı engellemek için kışkırtma ve provokasyon, vicdanı ve hukuku sadece çıkarlarını korumak olarak algılayan dayatmacılar için her zaman kullanılan bir yöntemdir. Dövülen oruçsuzlar, zorla namaz kıldırılan öğrenciler, zorla başı örtülen kızlar ve buna benzer bir çok haber ortalığı kaplar. Bilirsiniz ki bunların en az %95 ‘i yalan ve iftiradır, ancak ispat için size gereken süre engelleme sürecini işletecekler için yeterlidir. Çünkü bizim geçmişteki uygulamalarımızda iftirayı atan ispata davet edilmez, iftira atılandan kendini aklaması için ispat beklenir, bir yandan da baskı altında tutulur. Gerçek eninde sonunda ortaya çıkar fakat bunun için geçecek süre provokatörler için yeter. Sonrasında iş işten geçmiştir.

Eğer hedef, anayasa değişikliği, özgürlükler, cumhurbaşkanlığı seçimi gibi büyük değişimleri engellemek olursa, provokasyon da aynı oranda, hatta abartılı şekilde büyük olur. İnsan canına kıymak, halkın sevdiği insanlara iftira atmak, halkın güvendiği ve devletin gücünü oluşturan kurumları kışkırtmak ve yıpratmak artık oyunun boyutu gereği bu güruhlar için normal sayılır.

Son gelişme de büyük bir değişimdir. Halkın ve halkı temsil eden meclisin büyük çoğunluğunun isteğiyle gerçekleştirilmeye çalışılmakta, uzun süredir bir kısım politikacı ve sözde bilim adamının gayretleriyle kısıtlanan bir hakkın geri verilmesi hedeflenmektedir. Bu kadar özgürlükçü bir adımı hukuken, rasyonel mantıkla ve vicdanen engellemek mümkün değildir. Geriye ne kalıyor?

Halkımızın, siyasi görüşü ne olursa olsun dikkat etmesi gereken bir döneme tekrar giriyoruz. Dayatmacılık, yasakçılık ve çıkarcılık boş durmayacaktır. Provokasyonlar artabilir. Bakarsınız yıllardır coplanan, başörtüsü zorla çıkarılan, ikna odalarında psikolojik baskılara maruz kalan ve sonuç olarak eğitim hakkı elinden alınan kızlar, yasakların kalkmasıyla sevinçlerini yaşamaya çalışırken ve bu mutlulukla tüm insanlara sevgiyle bakarken, zorla laik kızları kapatıyorlar suçlamasıyla karşı karşıya kalabilirler. Ne kadar şaşırsalar ve anlamaya çalışsalar da,  hukuk tanımayanlar, çıkarları için her şeyi mubah sayanlar onlara merhamet etmez. Hepimiz yalan olduğunu biliriz ancak dayatma süreci işlemeye başlar.

Başka hiçbir şeye gerek yoktur. Sadece uyanık olmalıyız. Türkiye değişiyor; her yeni gün her eski günden daha özgür bir potansiyele sahiptir. Aramızdaki düşünce, inanç, eğitim, görüş farkı ne olursa olsun, kardeş olduğumuzu, oyuna gelmememiz gerektiğini ve provokasyonlara aldanarak birbirimizi kırmamamızın lüzumunu asla unutmamalıyız. Aksi takdirde, başlatılacak ve hepimize zarar verecek yeni bir oyunun oyuncuları haline geliriz.

22 Şubat 2008

Unpublished Writings - 3 / Talking is necessary but sometimes not possible

The article “Talking to Turkey’s Kurds”, on Feb.26th, by A.Marcus and A.Apostolou contains claims which should be discussed.

They claim that the core of the “Kurdish problem” is not PKK, but that Turkey’s denial of basic political and cultural rights to the Kurds. This is a superficial point of view.

In the past, one could argue that Turkey had a prohibitive approach to the Kurds, but now, such an argument will not have a basis. Considering Turkey’s effort for developing the southeast region economically, we see that Turkey tries its best for the last 5 years.

Turkey knows well, that the people of southwest want peace, and expect their country to rescue them from PKK. Otherwise, PKK would have a strong sociological base. It is not the fact.

Another claim of the writers is that Turkey responded with hostility to DTP. I do not support any idea to close a party. But, how can a dialogue be possible with a party which does not see PKK as a terrorist organization? Dialogue with them is really difficult, but it does not mean that Turkey refuses a political solution or peace.

For Boston Globe, February 26th, 2006

Unpublished Writings - 2 / They are not guerillas

           We can observe that the Kurdish terrorist group PKK is expressed in the western media as a guerilla group fighting against the Turkish army. It is really a fact that almost in none of the news, articles or comments in the American or European media, the word “terrorist” is used for PKK.
           Western citizens are, of course not expected to fully feel what eastern people feel. Thus, it is understandable to some extend that they do not object or protest the dirty way of transmitting information to the mass, because of cultural and spiritual differences between the West which has its roots in Greek-Latin heritage, and the East which has its roots in Islam, Buddhism or other non-Greek elements of cultural heritage. They may not be aware of the Jewish force influencing the world media.
          Unfortunately, similar expressions are used in eastern, and even Muslim media in the Middle East. The last article of Mr. Salah Hemeid (Ready and waiting, Al-Ahram Weekly, No.868, October 25th, 2007), actually surprised me as I did not expect in Al-Ahram expressions which resemble definitions and explanations of the Western, especially pro-Israeli medium of communication.
          It is difficult for me, and for many Turks to get used to such statements, not because we are Turks or Muslims, merely since we cannot understand how a terrorist group killing babies can be defined as guerillas fighting the army.
          I am almost sure that the descriptions and claims I give below will be easily accepted by a huge majority of the mankind, regardless of their nationality, language, religion, education, or any other difference.
          A guerilla group plans and carries out extraordinary attacks against its enemies which are mainly well defined armies. It does not plan assassinations.
          As mentioned, they attack armies, but not citizens. They never attack innocent people, let alone children and babies. A guerilla cannot kill babies. Anyone who kills babies does not deserve to be called as a guerilla, he or she can only be a terrorist who has lost his or her human characteristics and peculiarities.
          I do not think that there is need for additional words, comments or suggestions. We just want writers and journalist to see that real guerillas fight for their land, and that they do not kill innocent people. Che Guevera was a real guerilla. Not only Turks, but any sensible human being would appreciate and welcome any expression defining and calling guerillas as “guerillas” and terrorists as “terrorists”.
 
For Al-Ahram Weekly, September 2007

Unpublished Writings - 1 / Very ambitious to reach a solution

           I have to admit that I really enjoyed the fluent report of Michael Jansen, where he points out that a diplomatic source say the Turkish side received 85 per cent of its demands at Burgenstock, and transmits from other sources that Turkey is celebrating (Happy ever after, Al-Ahram Weekly, 01-07 April 2004).
          There is a lot of information as well as a few comments on the negotiations held in Switzerland last week. I do not have any objective to discuss the comments, but there are a few points I feel myself urged to discuss as it may lead to misunderstanding otherwise.
          Mr Jansen smoothly mentions that the partition of Cyprus is in a way Turkey’s ambition which is even longstanding. Additionally, he describes Turkey as the new colonial power in the north. This is actually not verified by historical facts. It even contradicts.
          A colonial power just invades a foreign land, and exploits all types of resources and wealth of the occupied territories. Turkey on the contrary, did not occupy Northern Cyprus to exploit its wealth. It had sent the troops to protect the Turkish minority in Cyprus from being slaughtered by Greek Cypriots. I still remember the scenes of murdered children and women shown by German TV channels in summer 1974, and cannot forget it although 30 years have passed. Turkey is not ambitious to see Cyprus parted, but it cannot give up everything without a guarantee since it fears that all the disastrous events of that period may happen again. Turkey does not guide Turkish Cypriots, it just protects them to make them feel secure.
          I want to emphasise in short the need of a correction related to the Turkish presence in Northern Cyprus. It has no ambition to see Cyprus being parted, but some realities cannot be changed. To deal with the various attempts of the Greek Cypriots at that time to swipe away all the Turks from Cyprus, it had no other choice. Turkey is neither a colonial power nor something even resembling it. We have seen from the outcomes of Burgenstock, and we will also see in the near future that Turkey is very ambitious to reach a solution beneficial for both Turkish and Greek Cypriots.

For Al-Ahram Weekly, April 10th, 2004

17 Ekim 2012 Çarşamba

Zerafet



Nehir dalgasına gazel yazılmış,
Otlar eğilmiş de kitap okuyor.
Bir lahza neşeyle gülüyor güneş
Diğer bir an ah çekiyor duruyor.

Kamışlar fısıldar ırmak yanında,
Gökte ak bulutlar gezer mecalsiz.
Varlık diri bir zerafet, cihanda,
Birine yalvarır, sığınır halsiz.

Bu kadar güzellik hangi mekanda,
Bu hangi kitaptır, kimin defteri,
Kimin dünyasıdır kılıç ucunda?

Titreyip parlıyor bir lamba, garip,
Bir küçük kuş öter ruhum içinde,
Bir kuş beni arar, ağlar acayip.


Rauf Parfi (1943 - 2005)
Özbekçe 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya

Üstad Rauf Parfi, 1943 yılı Eylül ayında Özbekistan 'ın Taşkent vilayetinde doğdu. Taşkent Devlet Üniversitesi 'ni bitirdi. Çeşitli  yayınevlerinde çalıştı. İlk şiirleri 1950 'li yılların sonlarında yayınlanmaya başladı. 1960 'lı yıllarda tanındı. 60 'lı yılların başında klasik Sovyet şiirinden ayrılan, sonraki yıllarda daha da belirginleşen özgürlük düşüncesini içinde taşıyan, sembolizme kısmi dönüşü hissettiren ve suskunluk devrinden sonraki Yeni Özbek Şiiri diye adlandırılan modern Özbek şiirinin üç büyük öncüsünden biriolarak kabul edilir. Şairin, Kervan Yolu (Karvon yo'li, 1968), Tasvir (Tasvir, 1973), Hatırat (Xotirot, 1975), Sabır Ağacı (Sabr daraxti, 1986), Tevbe (Tavba, 2000) şiir kitaplarından en bilinenleridir. Güçlü bir çevirmen sıfatıyla Byron, Şehriyar ve Nazım Hikmet 'i Özbek okuyuculara tanıtan şair bir çok ödülün de sahibi. Bunlardan en önemlileri Uluslararası Mahmud Kaşgari Ödülü (1989) ve Türkiye Diyanet Vakfı Türk Dünyası Münacat Yarışması Büyük Ödülü (1996) 'dür.

Hem şiir çevirisi, hem de altında yer alan özgeçmiş metni 14.06.2004 tarihinde Dergibi 'de yayınlanmıştır ve orijinali Ahmet Yalçınkaya 'ya aittir. Son dönemlerde Internet 'te isim belirtilmeden, aralarında biyografi sitelerinin de bulunduğu bir çok sitede yer alan çeviri ve metnin bu şekilde kullanılması doğru değildir, ancak merhum üstadımızın hatırına bu konuda sesimizi çıkarmıyoruz.

NOT: Bu şiirin orijinalinde başlık yoktur. Türkçeye çevirdiğimizde Dergibi editörü kardeşimiz Özbekçesinin de bir başlığı olsun demişti. Bu defa Özbekçesine "Zarofat" başlığı koyduk. Ancak daha sonra bu öyle bir hal aldı ki Özbek şiir sitelerinde bile bu şiirin Özbekçe orijinaline Zarofat başlığını koyuyorlar. Umarız bu şiirin Türkçe çevirisi yayınlandığında henüz hayatta olan merhum üstadımız bizi bağışlamıştır.

Gülsen

Gülsen
karıncaların işiteceği sesle gül

Ağlasan
devlerin işitmeyeceği sesle ağla

Kendinden de gizle gözyaşını
kendinden de sakla

Sevgiye
kendini sevmeyerek başla

Yansan
küle dönüşene kadar
hiç kimse bilmesin yandığını 

Behram Rozimuhammed (1961 - )
Özbekçe 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
15.11.2003 tarihinde Dergibi ‘de yayınlanmıştır

12 Ekim 2012 Cuma

Sevgi

Sevgi öyle ilkbahar ki,
            O dikeni gül eyler,
Taşa can ve dil bağışlar,
            Kargayı bülbül eyler,
Sevgi öyle dert verir ki,
            Herkes olur müptela,
Ne eylese müptelayı
            Bu deli gönül eyler.
Sevgi öyle tanrıdır ki
            Ona farksız dilenci, şah,
Köleyi sultan eder de,
            Şahı ise kul eyler.
Sevgi öyle bir alev ki,
            Ondan cana aman yok,
Ateşinde azap çekip,
            Sonra bir gün kül eyler.
Mutlak hüküm sevginindir,
            İstese o şeydaların
Çeşm-i giryanından umman,
            Ahını tayfun eyler.
Aşka şiir yazdın, Erkin
            Sebepsiz bitmez ki, aşk-
Kaplayınca şu gönlünü
            Şiirle meşgul eyler.

Erkin Vahidov ( 1936 - )
Özbekçe 'den Çeviri: Ahmet Yalçınkaya
Türk Edebiyatı Ekim 2004 sayısında yayınlanmıştır